YÜRÜYÜŞneredeyse geceydi, yürüdü yüzünü yaşlı ev. gücünü küçümsemişti yorgunluktan, yolun kuytusunda kudurmuş otlar. her şehre aynı sokaktan girerdi yabancılar. henüz saçını sarıyorken deniz, bu hırlayan, hıncahınç gökyüzü müydü ayın damarlarını suya sallayan? yüzeyde bırakıp ya ...
YÜRÜYÜŞneredeyse geceydi, yürüdü yüzünü yaşlı ev. gücünü
küçümsemişti yorgunluktan, yolun kuytusunda kudurmuş
otlar. her şehre aynı sokaktan girerdi yabancılar. henüz
saçını sarıyorken deniz, bu hırlayan, hıncahınç gökyüzü müydü
ayın damarlarını suya sallayan? yüzeyde bırakıp yağlı algıları,
boz-bulanık, zamanın ve mekanın bu eriyiğinden sapsız
bir acıydı dibe çöken, yapayalnız… hâlâ vakit vardı,
hiç kimseye duyurmadan, usulca ve çok saklı yürüdü
şakaklarına, pervazda sallanan acaba kim bir anlam.
kum saati unutuyordu incelikle seni seviyordum anlarını
:yeni yıkanmış bir sabah, gitme daha erken bir akşam.
kocası şehre gelmiş kadınların soluğu itinayla soğuyordu
tabakta yarım bırakılmış ön sevişme, oksitlenmiş dudak izleri,
ıslak, ağrılı giyilmiş bol kazak, ilginin üzerinde söndürülmüş
salem light, saygıyla öpülmüş parmak uçları, kaçak
bakışları saklamış saksıdaki çatlak: bir aileye ait olmanın,
kirpiğin altına yerleştirdiği güvenli, sorumlu boşluktan,
fark edildikçe gizlenmiş tutku,
naftalinleyip ellerini çekmecelere sermiş.
cama dokundu mu kırık bu rüzgar?
koridorda kan lekeleri.
THE WALKit was nearly night, the old house walked along its face.
due to tiredness, the hidden, raging grass looked down on its power
near the path. foreigners enter each city through the same gate.
yet the sea has making her hair, is this thunderous, full sky
that threw the vessels of the moon into the water? leaving the oily,
unclear senses on the surface, a sessile pain went down alone
in the solution of time and place... still there was time,
heard by anyone, walked slowly and secretly a ‘who is’ meaning
swinging on the cornice to the temples of the head.
the sand clock has forgotten kindly the moments
of ‘I have been loving you’: a recently washed up morning,
an evening of ‘still early please don’t go’. the breath of women
whose husbands returned to the city has getting cool carefully:
making love left half in the plate, rusted lip prints, wet, worn painfully
large sweeter, putting out salem light cigarette on an attention,
the crack in the pot has hidden the fugitive glance with respect to
fingertips to kiss: belonging to a family placed a safe and responsible
space under the lash; as it is noticed, the hands of the concealed passion
are laid with naphthaline on the drawers.
did this broken wind touch the window?
blood stains in the hallway.
YALNIZLIK-ÖZGÜRLÜK SARMALI ÜZERİNE BEŞ KURAM1/
yalnızlığa mahkum olur
özgürlükte sınanan
2/
yalnızlığın düğümünden
özgürlüğü çözme çabası
düşünce tarihi
3/
insan, maddenin yalnız hali
teniyle rengi arasıdır yalnızlığı
gözlerine dürüp çocukluğuna kaldırır
4/
özgürlük
özgürün efendisi
5/
tuğlamız yalnızlık
yaşam duvar ustası
özgürlük karıyor harcımızı
FIVE THEORIES ON LONELINESS-FREEDOM SPIRAL1/
tested by freedom
is doomed to loneliness
2/
a struggle to solve freedom
from the knot of loneliness
is thought history
3/
human, alone state of matter
among skin and colour is loneliness
kept in the eyes to hide into childhood
4/
freedom
is the lord of free
5/
our brick is loneliness
life is a mason
freedom is grouting our wall
SUYUN KÖŞELERİhenüz kapıdan çıkmadan özledim sizi
oysa kibar bir hükümdü yokluğunuz
şakaklarımdan taşlar kırılıyordu
gün balkon ipinde sallanıyordu
düştü düşecekti ağır bir anlam cayır
cayır arıyordum ellerinizi
sizi tanıdığım akşamdı sevdiğim ilk
ip cambazının zarafetiyle oturuyorduk
suskunluğunuz, sarhoşluğum ve sürüdüğümüz gölgeler
yalnızlığa meyilli satranç tahtasından
durup durup gül kırıyordunuz
yüzünüzle teniniz arasında
sıkışmış bir liman
yazılsa nesneye ve mekana dönüşebilirdi
sizi sevdiğim zamanlar
susmak keskin bir ifade biçimiydi
ibadet eder gibi büyüttüm
mezar toprağında ulu bir çınar
acıyla terbiye olmaktı acının tek erdemi
ölü denizatları biriktirdim suyun köşelerinde
CORNERS OF WATERi missed you even before leaving
a polite verdict was your absence
from my temples stones breaking
at balcony rope the day swinging
a strong sense would fall down
furiously looking for your hands
i loved you at first night we met
your quiteness, my drunkenness
and our shadows, sitting altogether
with grace of a ropewalker
time to time breaking roses
from a chessboard
inclined to loneliness
between your skin and face
a harbour pressed
if time of love was written
could be a place or an object
silence was a sharp expression
as if praying
a huge plane tree
grew on the grave land
the sole virtue of the pain was discipline
i collected dead seahorses
in the corners of water
ÖPÜŞ 1/
ağız bir damla su
dil sünger
2/
eğildim, bir çınarın gövdesini öptüm
gürültüyle indirdi gözlerini
yaşamın çözüldüğü iki düğüm
ağzımda izi
sürülmüş toprak
sesimi hüküm gibi taşıyorum
THE KISS
1/
mouth is a drop of water
tongue is a sponge
2/
i bended to kiss the bole of a plane tree
he loudly lowered his eyes
two knots, life is untied
his trace in my mouth
is a plowed ground
carrying my sound as a conclusion
YAZ YAĞMURUdönebileceği bir yer arıyordu
hangi şehre gitse yabancı
trende unutulmuş şemsiye
yan koltuktakiyle iki kelime
bilmiyordu ki nereye gitse
kendini de yanında taşıyordu
fena küsmüştü limanlar
gözlerini yakıyordu ateşiyle
kavrulduğu masallar
dönebileceği bir yer arıyordu
dönüşlerdi gerçek yolculuklar
bilmiyordu ki aramak
ve gitmekti yükümlü olduğu
sınırlarından taşıyordu
çabuk toplamalıydı ellerini
zaman kımıldanıyordu
bir illüzyondu, dökülüyordu bedeni
anlamı gizliyordu
biliyordu ki anlaşılmak
en büyük tehlikeydi
yüreğini elinde tutuyordu
SUMMER RAINlooking for a place to go back
became a stranger wherever it went
an umbrella left in the train
few words spoken to side seat
yet it didn’t know wherever to go
carrying itself within
the harbours sulked so much that
eyes burnt by the fire
of the fairy tales it believed
looking for a place to go back
real journeys were returnings
yet it didn’t know that it was to seek
and go overflowing boundaries
it had to rush to collect its hands
time was moving
it was an illusion, a pouring
body to obscure the meaning
yet it knew that to be understood
was the most dangerous thing
holding its heart in the hand
KİRALIK KALEMİN ŞİİRİ ben kiralık kalem buradayım
yazdığımdan öğrenirim yaşadığımı
bu kurşun, bu nereden girmiş niyazi sayın sandığı
ısırıklarla abanır kapağıma karıcığım bir yaşam
acıkıp dişlerim her sözü söylemediğiniz
için öğrenemediğiniz yerinize götürür ateş
yakar sahilde şiiriniz sahi şairsiniz siz
avcunun damarıyla emzirir ağzımı kapatan
çağrılmayan yolcuyum konuşmayız uyur uyanıp
kasırgaların oynaşıdır aklım bir de dalgınların
sanırım harfim sanırım insan ağlamaklı akşam akşam
aşk sanırım her çatırtıyı kendime katlanırken
ben kiralık kurşun kalem
THE POEM OF A RENTAL PENCILhere i am the rental pencil
from writing i’ve learnt what i live
this lead chest into how niyazi sayın* has entered
biting life, my dear wife leans against my cover
in hunger i nibble each word you haven’t said
so you haven’t learnt where the fire takes you,
that your poems burn on the beach, oh really you are a poet,
who closed my mouth, nursing me with the vessels of hand
i am a traveller who is not called, never speak sleepy and awake
mind is a play of hurricanes and absents
i might be a letter or a human weepy at evening
i think every crack to be love when i fold inside
here i am the rental pencil
PS: *niyazi sayın is a famous turkish ney player.EXDUHUL“gösterin bana ağrınızı: tanrı gelmeyecek
bir daha.” soğuksa, sabahsa bir pazar,
aradıkları mutlak kahve kokulu
bu mutfaktı. ayaktaydı adam, zorlanarak
kuyusundan çekiyordu koyu, çamurlu sesini:
“ne tuhaf, alışıyor insan acıya da.”
sakin bir kasım kımıldıyordu dışarıda: otların
gürültüsünden ürküyorlardı, korkunç ürküyorlardı
musluk damlasa, ayağı kaysa bir çekirgenin. çıldırmış
rüzgârın kasıklarında çatlıyordu aç bıraktığı ağaçlar.
ne söylediğinden değil, nasıl söylediğinden etkileniyordu
kadın: konuşmuyordu da sanki sıcak bir somunu
ortadan ikiye ayırıyordu: “eski aşklarıyla başka
bir yaşamı olabilir mi insanın? hadi, esirgeyin
tedirginliğinizi, yanıltın beni!” korkuya
alışmıştı kadın geri dönemezdi.
uzun uzun topladı saçlarını:
“yokken sevildiniz siz, hiç olmadığınız kadar,
bilmeseniz gider miydiniz?” eski kentlerini
dolaştı yüzünün ve merak etti: “başlangıcı sonucundan
tanıdığımız yıllar mıydı? akreple yelkovanın terazisi
sanıyorduk dengeyi.” belli bellisiz gülümsedi,
ışıdı çocuk dişleri: “delirdikçe öğrendim MU,
tahterevalliyi seviyordu zaman
ve ağrı hep ağır geldi.”
kahveden bir yudum aldı ve incindi
bileklerinin duruşundan. hırsla dolayıp parmaklarını alnına,
güvende hissetti yeniden ve alıştığını ayrışmaya:
“aşk bir ilişkinin neresidir MU?
algıların yuvarlanması, duyarlığın yumuşaması,
kesinliğin keskinleşmesi bir anda mı olur,
yoksa yavaş yavaş mı?” kanın kıpırtısız
pıhtılaştığı geceyi itti: “kekeme bir kentin
sokaklarında dolaşıyordu karanlık.
kalabalıktan korkup…” üşümüştü, kendini henüz anlayan
birini giyinip oturdu adam. “…koluma dokunmuştunuz.
yan yana yürüyoruz sanıyordum oysa siz sessizce
gövdenize gömülüyordunuz. sizi içimden
atabileceğim zamanlardı, ama
acıyı boşluktan daha çok seviyordum.”
ses etmekten çekinerek
koydu fincanı tabağına. bir anda,
nereden ise masada bir rahatlık,
arkasına yaslandı: “durmadan deri değiştirmenizden
hiç şikayet etmiyordum, durup durup geri çekilmenizden
:en derin yalnızlıklar, en tutkulu aşklarda büyür.
gitmeseydiniz nasıl öğrenirdim MU,
içi oyulan ağaç hala yeşerirken,
kabuğu soyulan ölür.”
pencere pervazı ciğeri parçalanarak
üç kere öksürdü. muhtemelen yağmuru sevmiyordu
azaldığını duyan bulut. sıvazladı kaslarını
retinasıyla ve arzuyu anımsadı kadın;
anımsamak tuzunu çıplak kayalıktı,
vantuzunu açık ağzının. acıyı bilmekti acı veren.
telaşla, terkisinden tanıdık bir yüz çıkardı:
“yanıldım MU, görüldüm sandım.
anlamadığının ardını göremez ki insan.”
yüzüne baksa, katıla katıla ağlayacaktı. ağlamadı:
“sevseniz ne güçlü olurdum.”
hiç bıkmadan bir kuyunun taşını örüyordu adam
:duymuyordu, uzağında duruyordu
sözlerinin: “hep saklayıp biriktirmeyi sevdiniz
saklanıp biriktiniz siz kimdiniz?”
bacaklarını iskemlenin ayaklarına dayayıp
dizlerini birleştirdi, evindeydi nihayet,
öne eğildi: “tanıyın artık beni, vakit göründüğünden
de geç: öfkenin ölçüleri değişti.”
kaygıyı gördü kirpiklerinin altında dağ köyü. kuyunun
üstünü örtmüştü köklenen, tohuma durmuş sarmaşık.
oysa dili, o dişleri öpüşürken aslanağzı. ıslak
bir izin büyüsüyle yanağına uzandı: buz
kesti avcunun sıcaklığı: “ihtimaller niye acıtır ki?
öfke, beklentiyi mi biler insanda?
ruhların sınanması mı aşk?” kıyasıya baktı adam,
bir kadına, bir dışarıya: “kaç yeryüzünden
oluşabilir ki arzküre? Nereye gelsem,
kendimi de yanımda getirdim.
rahatsız ol varlığımdan.”
aşağılara düştü yorulan
rüzgâr,kıyılmış yaprakların arasına. ölü bir gövdeyi
sürüklüyordu karıncalar. gökyüzü hiç durmadan
gidiyordu. koptu kopacaktı sağanak.
haberi olmadı otların.
DEATH ENTRANCE“show me your pain. the god won’t come again.”
if it was a cold sunday morning, what they look for
was a coffee smelling kitchen exactly.
the man was standing, drawing a dark,
muddy voice from its well hardly:
“strange, people get used to pain, too.”
a calm november was moving outside:
they were startled by the noise of grass, awfully
scared if a tap dripped or a grasshopper slipped.
hungry trees were cracking in the groin of the crazy wind.
she was impressed by his speech: he was speaking
as if dividing a loaf of hot bread into two:
“can there be another life with old lovers?
come on, withhold your anxiety and mislead me”
she got used to fright so couldn’t turn back.
she gathered her hair slowly:
“you were loved in your absence,
as strong as the duration of abstinence.
if you didn’t know, would you go?”
she walked around the old cities of her face
and was curious: “were those years that
we knew the beginnings from their results?
the balance was supposed to be a scale
of the hands of the clock.” smiling vaguely,
her childish teeth sparkled: “i have learned MU,
as i am going mad: time has loved the flip-flop
and pain was always heavier.”
sipping her coffee, she was uncomfortable
with posture of her wrists. she wrapped her fingers
to forehead ambitiously to feel safe again
and to have accommodation for dissociation:
“where is love in a relation, MU?
do perception rolling, sensitivity softening,
certainty sharpening occur suddenly or slowly?”
she pushed back that night of coagulation
in her blood: “the darkness was walking in the roads
of a stammering town. you were afraid of the crowd...”
the man felt cold and sat down wearing a new
self percipience. “...and touched my arm.
we were supposed to walk side by side,
instead, you were silently buried inside.
it was a time that i could rip off you from my heart,
but i was loving pain more than its space.”
putting down the cup very carefully
not to make any sound, she leaned back
with a sudden relief at the table:
“i didn’t complain about your sloughing off
or withdrawing inside so often:
the deepest loneliness grows
in the most passionate loves.
if you didn’t abandon me,
how could i learn MU,
a carved tree still lives
while the barked one dies.”
the ledge has coughed severely three times.
the reduced cloud probably didn’t love the rain.
recalling desires, the woman ogled his muscles
with her retina; it was a bare rock to remember
his open, sucking and salty mouth:
predicting pain was excruciating.
so she took a familiar face from her pillion:
“i was wrong MU to assume to be seen.
no one can see through what is misunderstood.”
if the man stared at her, she would slimily cry.
she didn’t cry: “if you loved me,
i would be how strong.”
the man was building the cornerstone of a well:
he didn’t hear, as if far away from his words:
“you have saved and collected all things,
you have been hidden and accumulated;
who were you?” putting his feet on the legs
of the chair, he adducted his knees to be at home,
and leaned forward: “recognize me,
time is later than what it seems to be:
anger has changed the dimensions.”
anxiety was a mountain village under her eyelashes.
an ivy has covered the mouth of the well with
its root and seeds. yet her tongue and teeth
are a snapdragon during kissing. he wanted
to touch her cheek with a magic of a wet sign:
the heat of his hand turned to ice: “why
do probabilities sting us, does anger sharpen
expectation? is love a test for our spirits?”
he stared at her and then outside:
“how many worlds can be in an earth?
i always brought myself wherever I came.
be disturbed by my presence.”
the tired wind has fallen down
along minced leaves. a death body
was being dragged by the ants.
the sky was going continuously.
a downpour would start.
the grass didn’t notice it.
Hilal KARAHAN1977 Gaziantep doğumludur. 1988’de Kütahya Tavşanlı İstiklal İlkokulu’nu, 1995’te Balıkesir Sırrı Yırcalı Anadolu Lisesi’ni, 2001’de Ankara Hacettepe İngilizce Tıp Fakültesi’ni bitirdi. 2006’da Ankara Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’ndan uzmanlığını aldı.
İlkokuldan bu yana metinleri çeşitli yerel dergi ve gazetelerde yayımlanmış ve çeşitli ödüller almış olsa da, profesyonel anlamda 2000 yılından beri şiir, öykü ve poetika üzerine yazıları çeşitli edebiyat dergilerinde yer aldı.
Mustafa BEYHAN ile evlidir. Duru BEYHAN ve Ali Bilgin BEYHAN’ın annesidir. Halen ailesiyle birlikte, Karadeniz Ereğli’de yaşamakta ve kadın hastalıkları-doğum uzmanı olarak çalışmaktadır.
Şiir Kitapları:
• İÇ SÖZLÜK – BİR GÜNÜN ÖZETİ [1. Basım, Şubat 2003, KÜL yayınları, Ankara]
• TEPENİN ÖNÜNDE [1. Basım, Mayıs 2003, KÜL yayınları, Ankara
İlk kitap bu kitabın son bölümü olarak yeniden basılmıştır]
• GİZ VE SİS [1. Basım, Kasım 2004, KÜL yayınları, Ankara
Bu kitabın dosyası 2004 Yaşar Nabi Nayır Şiir Yarışması’nda
“dikkate değer” bulunmuştur]
İletişim:
• hilalkarahan@yahoo.com
• http://hilalkarahan.blogspot.com
AUTOBIOGRAPHY OF HİLAL KARAHAN Hilal Karahan was born in 04.01.1977, at Gaziantep, Turkey.
She has graduated from Kutahya Tavsanli Istiklal Elementary School in 1988, Balikesir Sirri Yircali Anatolian High School in 1995, Ankara Hacettepe University Medical School in 2001 and Ankara Baskent University Medical School, Obstetrics and Gynecology Residency in 2006. She is a medical doktor and working as obstetrics and gynecology specialist. She is married and has two children. She is living with her family in Karadeniz Eregli, Zonguldak, TURKEY.
Although she has been writing since elementary school, her professional poems, stories, articles about poetry have been published since 2000.
She was one of the editors of CAMCAK Culture and Literature Magazine, published in Ankara Hacettepe University during 2000-2002 and ETKEN Poem Magazine, published in Alanya during 2003-2004. She has also written in various poetry-culture-literature magazines such as Varlik, Kul, Kul-Oyku, Etken, Le Poéte Travaille, Islik, Ucra, Bahce, Kum, Uc Nokta, Mavi Ada, Bilincaltindan Notlar, Duse-Yazma, Siiri Ozluyorum, Kuzey Yildizi... etc.
POEM BOOKS:
• SELF DICTIONARY-SUMMARY OF ONE DAY, Fabruary 2003, Kul publications, Ankara, Turkey
• IN FRONT OF THE HILL, May 2003, Kul publications, Ankara, Turkey [First book is republished as a last chapter in this second book]
• SECRET AND MIST, November 2004, Kul publications, Ankara, Turkey [Its folder is found as “remarkable” in 2004 Yasar Nabi Nayir Poem Election]
COMMUNICATION:
http://hilalkarahan.blogspot.comhilalkarahan@yahoo.com